Düşünenlere Bir NASİHAT

Düşünenlere Bir NASİHAT

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ

“Affa tutun, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir”[1]

Allah’a hamd, Rasûlüne salât ve selam olsun. Sonra…

Son haftalarda Ebu Hanzala ve Hilafet cemaatinin taraftarları ile bizim aramızda herkesin müşahede ettiği bir tartışma meydana geldi. Bu tartışma, yaklaşık iki seneden beri süregelen bir tartışma olmakla birlikte son zamanlarda, özellikle Ebu Hanzala’ya dair sorulan soru ve Hilafet cemaatine dair yazdıklarım ile birlikte iyice alevlendi.

Benim, bu mevzunun üzerine gitmek gibi bir gayem yoktu. Ancak bu insanların, birçok samimi Müslümanı kandırmaları ve onları -Allah korusun- helaka sürüklemeleri nedeniyle, İslam ehline karşı Müslüman bir fert olarak taşıdığım mesuliyet gereği bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Zira Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Affa tutun, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”

Kadri büyük olan İmamımız Muhammed bin İdris eş-Şafii (rahimehullah) şöyle der: “Bidat ehli müstesna, kimseyle yanlış olduğunu ortaya çıkarmak isteğiyle asla tartışmadım. Onun durumunu insanlara göstermek hoşuma gider.”

Şu bir gerçek ki şahsıma çok hakaret ve eziyet edildi. Onların söyledikleri de benim söylediklerim de yazılmaktadır. Şüphesiz ki herkes Mahkemetu’l-Kubra’da yaptıklarıyla karşı karşıya gelecektir.

İlk olarak şunu söylemek isterim ki ben, nefsime yapılan bu iftiraların ve hakaretlerin sahiplerine hakkımı helal ediyorum. Çünkü Rabbimin imtihan etmesinden korkuyorum.

Şu satırları bana hakaret edenlere bir cevap olsun diye yazmıyorum. Bilakis şu satırları bu çevrelere muhabbet besleyen ama imanını taassup zincirlerinden kurtarmamış, hakkı seven ve doğruyu arayan kardeşlerime ve bacılarıma bir tefekkür kıvılcımı olsun diye yazıyorum.

“De ki: “Ben size ancak bir öğüt vereceğim: Allah için ikişer ikişer, birer birer kalkınız ve sonra tefekkür ediniz. Bu arkadaşınızda bir delilik yoktur. O, ancak şiddetli bir azabın evvelinde sizin için bir korkutucudur.”[2]

Musa ve İsmail Hoca’lar ile beni irca ile itham edenler; irtidat etmekle, zındıklık yapmakla, döneklikle, Müslümanlara karşı tağutlarla işbirliği yapmakla vesaire münkerlerle kötüleyenler artık hakkın batıldan, İslam’ın küfürden, sünnetin bidatten ayrıldığını söylüyorlar. Kendilerinin sünnet ve hak ehli, bizim ise bidat, riddet ve batıl ehli olduğumuzu söylüyorlar.

Her akıl sahibinin söylediği sözde bir gayesi vardır. Sözü, gayesinin hizmetkârıdır. Bu manada güzel ve faydalı söz, o gayeyi en belirgin ve en açık kelimelerle karşı tarafa fehmettiren sözdür.

Malum kişiler bizi bidat ehli ya da mürted olarak gördüklerini beyan etmek istiyorlarsa bunu gayeye münasip bir şekilde yapabilirler. Herkesin hesaba Allah’a aittir.

Nitekim ben de Ebu Hanzala’ya dair sorulan soruya gayeye münasip şekilde cevap verdim. Ne ona hakaret ettim, ne onu tekfir ettim ne de asılsız ithamlarda bulundum. Bidatçi olup olmadığı sorusuna harfiyen “Evet! Ebu Hanzala bizim nazarımızda bidat ehlidir” dedim. Derslerinin takip edilmesinde bir sakınca var mıdır sorusuna da harfiyen “Binaen aleyh derslerini dinlemeni sana tavsiye etmem. Bununla beraber Ebu Hanzala’nın bazı konularda faydalı dersleri olabilir. Sünneti bidatten temyiz edebilecek ilmi bir seviyen varsa veya böyle bir seviyede olan birisi tarafından bu dersler belirlenmişse bu derslerden faydalanmanda bir mani yoktur” dedim.

Bazıları, esarette olmasından istifade ederek ona saldırdığımı ve benzeri sözler sarf ediyorlar. Bu, yalan ve iftiradır. Bu soruyu soran da sorduran da ben değilim.

Soruyu soran kardeş bidatçi olup olmadığını ve derslerinin dinlenilmesinde bir sakıncanın olup olmadığını sormuştur. Bu sorunun cevabını Ebu Hanzala’nın esarette olup-olmaması etkilemez. Soruyu sorana; “Ebu Hanzala şu an ceza evindedir. Çıktıktan sonra tekrar sorarsın, o zaman bidatçi midir, derslerini dinlemende bir sakınca var mıdır yok mudur sana söylerim” mi diyecektim.

Evet! Ben Ebu Hanzala’yı bidatçi görüyorum. Dolayısıyla derslerinin dinlenmesine taraftar değilim. Bunu kendisine de söyledim. İsimlerini de verebileceğim en az iki kardeşin ve belki üç kardeşin[3] huzurunda Ebu Hanzala, bana benim Ebu Ubeyde’nin kitaplarını yasakladığımı sorduğunda ona şöyle cevap verdim: “Evet, Onun kitaplarını yasakladım ve senin kitaplarının okunmasını da kimseye tavsiye etmiyorum.”

El mühim; ben, Ebu Hanzala’nın bidatçi olduğunu Müslümanlara ispat etmek davasıyla reddiye yazmadım ki teferruatlı bir şekilde bidatlerini saymam gerekli olsun. Bir kardeşin sorusuna cevabın gayesini yeterince fehmettiren ve münasip olan bir cevap verdim. Ne şahsına hakaret ettim ne de mahremlerini ifşa ettim.

Asıl mevzuya dönecek olursak; malum kişiler, Ebu Hanzala’ya dair sorulan soru ile Hilafet cemaatine dair yazdıklarım vesilesiyle hakkın batıldan ayrıldığını, hakkın ve hak ehlinin ortaya çıktığını söylüyorlar. Ve tabii ki kendilerinin hak ve sünnet ehli olduklarını, bizim ise; batıl, bidat ve riddet ehli olduğumuzu söylüyorlar.

Pekâlâ, hakkı ortaya çıkaran deliller yok mudur? Hak, sadece birilerin tekelinde olan ve mücerret “hak olan budur” sözleriyle sabit olan bir şey midir?

Asla! Bilakis bizim dinimizde hakkın ispatı aklen de mümkündür naklen de.

Pekâlâ, hak üzere olmanın, Ehl-i Sünnet olmanın delilleri yok mudur? Ehl-i Sünnet olmak sadece birilerin tekelinde olan ve mücerret “Ehl-i Sünnet biziz” sözleriyle sabit olan bir şey midir?

Asla! Bilakis bizim dinimizde hak ehlini teşhis eden açık ve sabit ölçüler vardır. Ehl-i Sünnet olduğunu, hak ehli olduğunu iddia eden, bu sözünü ispat edebilmelidir. Aksi takdirde yalancıdır. Ehl-i Sünnet olmayı zevkine göre davranmaktan ibaret olduğunu zannedenler yanılmıştır. Bilakis Ehl-i Sünnet; dinin aslında ve ferinde ashabın menheci üzere nebevi sünnete tabi olanlardır.

Burada Ehl-i Sünnet’i teşhis eden, en bariz vasıflardan birisi ortaya çıkmaktadır. O da: Ehl-i Sünnet’in, nebevi sünneti tek bir menheç üzere anlayan bir cemaat olduğudur. Bu cemaatin ilk fertleri ve en büyük imamları sahabelerdir (radıyallahu anhum). Onlardan sonra talebeleri olan Tabiin (rahimehumullah) onlardan sonra da onların talebeleri olan Tebe-i Tabiin’dir (rahimehumullah). Onlardan sonra bugüne kadar bu menheci usulde ve furuda takip etmiş olan Hadis ve Sünnet ehli imamlarımızdır (rahmetullahi aleyhim ecmain).

Ehl-i Sünnet’in bu hali, usullerinde en önemli asıllardan bir asıl olmuştur. Ebu Muzaffer es-Semâni (rahimehullah) şöyle der: “Hadis ehlinin hak üzere olduğunun delili şudur: Birbirinden uzak ve değişik beldelerde ve zamanlarda yazılmış olmalarına rağmen ilkinden sonuncusuna kadar, eski ve yeni bütün kitaplarına baksan akidenin beyan edilmesinde hepsinin birbirine benzer, tek bir dille yazılmış olduğunu göreceksin. Hepsi aynı yolu izliyorlar. Ondan sapmıyor ve eğrilmiyorlar. Bu konuda hepsinin sözleri ve fiilleri birdir. Aralarında az da olsa bir ihtilaf ve ayrılık göremezsin. Bilakis kendi söylediklerini ve seleflerinden naklettiklerini toplasan hepsinin bir kalpten çıkmış ve bir dilden söylenilmiş olduğunu görürsün. Hakka delalet eden bundan daha açık bir şey var mıdır?”[4]

İmam Ahmed (rahimehullah) şöyle demiştir: “Bizim indimizde sünnetin asılları Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahabesinin izlediği yola tutunmak, onlara tabi olmak ve bidati terk etmektir. Zira her bidat dalalettir.”[5]

İmam Ebu’l-Kâsım el-Esbahâni (rahimehullah) şöyle demiştir: “İlim, çok rivayette bulunmak değildir. Bilakis ilim; ittiba ile birlikte amel etmek, sahabe ve tabiine uymaktır. Ama kim sahabe ve tabiine uymazsa ilmi çok da olsa o bir sapıktır.”

Ve şöyle demiştir: “Din, sadece Allahu Teâlâ’dan gelendir. Onu insanların akıllarına ve görüşlerine açmamıştır. Rasûl (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti ümmetine beyan etmiştir. Onu ashabına izah etmiştir. Her kim dinden bir şeyde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabına muhalefet ederse şüphesiz ki sapmıştır.”[6]

İmam İbn-u Ebi Zeyd el-Kîravâni (rahimehullah) şöyle demiştir: “Sünnete teslim olmak, görüş ve kıyasa zıt değildir. Zira selefin ondan tevil ettiğini tevil eder, amel ettiği ile amel eder, terk ettiğini terk ederiz. Onların hadislerde geri durduklarından biz de geri dururuz. Beyan ettiklerinde onlara tabi oluruz. Hadis olarak kabul ettiklerinde ve ondan istinbat ettiklerinde onlara uyarız. Onların ihtilaflarının ve tevillerinin dışına çıkmayız. Şu zikrettiklerimiz Ehl-i Sünnet’in, fıkıh ve hadiste insanlara imam olanlarının sözüdür.”[7]

İmam Ahmed (rahimehullah) şöyle demiştir: “Sakın ha! Dikkat et! İmamın olmayan bir meselede konuşma!”

İmam İbn-i Teymiyye (rahimehullah) şöyle der: “Sonrakilerin öncekilerden ayrıldıkları ve öncekiler arasında var olmayan her söz muhakkak yanlıştır. Bunun için İmam Ahmed şöyle demiştir: “Sakın ha! Dikkat et! İmamın olmayan bir meselede konuşma!”[8]

Evet, değerli Müslüman kardeşim! Hak ve Sünnet ehlinin en büyük özelliği selefleriyle olan tavizsiz irtibatlarıdır. Dinin; asli ve feri, ibadet ve muamelat, hiçbir meselesinde seleften olan imamlarının yolundan asla çıkmamışlardır.

Halleri aynı Ebu Muzaffer es-Semâni (rahimehullah)’ın söylediği gibidir: “Hadis ehlinin hak üzere olduğunun delili şudur: Birbirinden uzak, değişik beldelerde ve zamanlarda yazılmış olmalarına rağmen ilkinden sonuncusuna kadar, eski ve yeni bütün kitaplarına baksan akidenin beyan edilmesinde hepsinin birbirine benzer tek bir dille yazılmış olduğunu göreceksin. Hepsi aynı yolu izliyorlar. Ondan sapmıyor ve eğrilmiyorlar. Bu konuda hepsinin sözleri ve fiilleri birdir. Aralarında az da olsa bir ihtilaf ve ayrılık göremezsin. Bilakis kendi söylediklerini ve seleflerinden naklettiklerini toplasan hepsinin bir kalpten çıkmış ve bir dilden söylenilmiş olduğunu görürsün. Hakka delalet eden bundan daha açık bir şey var mıdır?”[9]

Şimdi! İmanını, taassup zincirlerinde kurtarmış, nefsinin esiri yapmamış olan; hür, sadece hakka boyun eğen Müslüman kardeşlerime ve bacılarıma soruyorum: Hak ve sünnet ehlinin, hidayet imamlarının bizim hasımlarımızla içinde bulunduğumuz ihtilafta menheçleri neydi? Kişiyi sırf muhalefetinden ötürü tekfir etmişler midir?

Küfür ve hakaretle muhalifin şahsiyetini rencide etmişler midir? Yalanla, asılsız ithamlarla muhalife zulmen galip gelmeye çalışmışlar mıdır?

Hocamıza bidatçi dedin diyerek; küfür ve hakaretler ederek, tekfir edip, casuslukla suçlamışlar mıdır?

Vallahi bizim imamlarımız bu çirkinliklerden beridir. Biz de beriyiz. Sadece kendisini hak ehli gören ve kendisine muhalif olan herkesi; mürcie veya mürted veya zındık veya satılmış veya dönek veya casus görenler bu yaptıklarına imamlarından delil gösterebilirler mi?

Hak ve Sünnet ehliyseler bu davranışlarını imamlarının sözlerinden ve amellerinden bize ispat etsinler.

Hak ve Sünnet ehli imamların ihtilaf ve tartışma üslubu asla böyle değildi. Onların menheci Kuran ve nebevi sünnetti. Hak ehlinin onlardan miras aldığı ve bugüne kadar taşıyıp koruduğu ihtilaf ve tartışma üslubu da budur.

Allah (azze ve celle) şöyle buyuruyor:

ادْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”[10]

اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى

“Sen (Musa) ve kardeşin (Harun) birlikte ayetlerimle git. İkiniz de beni anmakta gevşeklik etmeyin. Firavun'a gidin, çünkü o gerçekten azdı. Ona varın ve yumuşak söz söyleyin; olur ki, öğüt dinler yahut korkar.”[11]

وَقُلْ لِعِبَادِي يَقُولُوا الَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلْإِنْسَانِ عَدُوًّا مُبِينًا

“Kullarıma söyle ki en güzel olan sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fesat sokar. Şüphesiz şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”[12]

وَلَا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُوا آمَنَّا بِالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْنَا وَأُنْزِلَ إِلَيْكُمْ وَإِلَهُنَا وَإِلَهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

“İçlerinden zulmedenleri hariç Ehl-i Kitapla ancak, en güzel yoldan mücadele edin”[13]

Ve İmam et-Tirmizi (rahimehullah)’ın Abdullah ibn-i Mesud (radıyallahu anhu)’dan tahriç ettiği sahih hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ الْمُؤْمِنُ بِالطَّعَّانِ وَلاَ اللَّعَّانِ وَلاَ الْفَاحِشِ وَلاَ الْبَذِىءِ

“Mümin kişi çekiştirip kötüleyen, lanet eden, sözü ve davranışı bozuk ve ağzı bozuk kimse değildir.”

Ve Allah (subhanehu ve teâlâ) İbrahim (aleyhissalatu vesselam)’ın babasıyla yaptığı tartışmayı hikâye ederken şöyle buyuruyor:

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا. إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا. يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا يَا أَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيًّا. يَا أَبَتِ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمَنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا. قَالَ أَرَاغِبٌ أَنْتَ عَنْ آلِهَتِي يَا إِبْرَاهِيمُ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَأَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا. قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَأَدْعُو رَبِّي عَسَى أَلَّا أَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا.

“Kuran’da İbrahim'i an. Şüphesiz ki o Sıddık bir nebidir. O, bir zaman babasına şöyle demişti:

“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun? Babacığım! Doğrusu sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O halde bana uy da, sana doğru yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme çünkü şeytan Rahman’a âsi oldu. Babacığım! Doğrusu ben korkarım ki, sana Rahman'dan bir azab dokunur da şeytana arkadaş olursun."

Babası “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Yemin ederim ki, eğer vazgeçmezsen, seni muhakkak taşlarım. Haydi, uzun bir müddet benden uzak ol" dedi.

İbrahim şöyle dedi: “Sana selam olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana çok lütufkârdır. Ben sizden ve Allah'tan başka ibadet ettiğiniz şeylerden uzaklaşıyorum ve Rabbime dua (ibadet) ederim. Rabbime yalvarışımda mahrum kalmayacağımı umarım.”[14]

Babası müşrik olmasına hatta şirki müdafaa edip bundan dolayı oğlunu reddetmesine rağmen İbrahim (aleyhissalatu vesselam)’ın müşrik babasına karşı üslubuna ve ahlakına bakın: “Sizin için İbrahim’de güzel bir örnek vardır.”

İmam ibn-i Teymiyye (rahimehullah) şöyle der: “Sahabe, Tabiin ve onlardan sonra gelen âlimler bir şeyde tartıştıkları zaman Allahu Teâlâ’nın şu buyruğuna boyun eğerlerdi: Ey iman edenler! Allah'a itaat edin ve Rasûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Rasûlüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” Onlar bir meselede istişare ederek ve karşılıklı nasihatleşerek tartışırlardı. Ve olur ki ilmi veya ameli bir meselede ihtilaf ettiklerinde beraberliği, vahdeti ve din kardeşliğini terk etmezlerdi.”[15]

Ebu’l Ferec ibni’l-Cevzi (rahimehullah) şöyle der: “Mücadele (tartışma) doğrunun ortaya çıkması için yapılır. Selefin gayesi; nasihatleşerek, hakkın ortaya çıkmasını sağlamaktı. Onlar, delilden delile intikal ederdi. Birine gizli kalanı diğeri ona izah ederdi. Çünkü gaye hakkın ortaya çıkmasıydı.”

İmam ibn-i Batta el-Akberi (rahimehullah) şöyle demiştir: “Fıkhî konularda ve hükümlerde tartışan Müslümanların niyetlerinin doğruluğunu korumaları gerekir. Niyetleri nasihat, insaf ve adalet ile hakkı murad etmek olmalıdır. Ve şu nasihattendir: Kendin için doğru olmayı istediğin ve yanlış olmayı kerih gördüğün gibi tartıştığın kişi için de doğruyu istemen ve yanlış olmasını kerih görmen gerekir. Şayet böyle yapmazsan kardeşine ve tüm Müslümanlara hainlik etmiş olursun. Zira Allah’ın dininde yanlış yapılmasını, yalan konuşulmasını ve doğrunun belli olmamasını istemiş olursun.”[16]

İmam eş-Şafii (rahimehullah) şöyle demiştir: “Bidat ehli müstesna, kimseyle yanlış olduğunu ortaya çıkarmak isteğiyle asla tartışmadım. Onun durumunu insanlara göstermek hoşuma gider.”

Ve şöyle demiştir: “Ne zaman biriyle tartışsam Allah’ın onun vesilesiyle hakkı ortaya çıkarmasını istedim.”

Ve şöyle demiştir: “Ne zaman biriyle tartışsam karşımdakinin muvaffak olmasını, Allah’ın gözetimi ve koruması altında olmasını ve Ondan yardım görmesini istedim. Bana söylediklerini dikkatle dinledim ve Allah’ın onunla mı benimle mi hücceti ortaya koyduğuna baktım.”

Ve şöyle demiştir: “Benim görüşüm doğrudur. Ama yanlış olması mümkündür. Diğerin görüşü yanlıştır. Ama doğru olması da mümkündür.”

İmam ibn-i Kesir (rahimehullah) Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et” ayeti kerimesinin tefsirinde şöyle der: “Tartışan; güzellikle, şefkat, yumuşaklık ve güzel üslup ile tartışsın.”[17]

İmam Abdulğani bin Said (rahimehullah) şöyle der: “Ebu Abdullah el-Hâkim’in ‘el-Medhalu ile’s-Sahih’ adlı kitabındaki hataları kendisine itiraz ettiğimde bana teşekkürünü ve duasını gönderdi. Böylece onun akıllı (âlim) bir adam olduğunu anladım.”[18]

İmam Yunus es-Sadafi (rahimehullah) şöyle demiştir: “Eş-Şafii’den daha akıllı olanı görmedim. Bir gün onunla bir meselede tartıştık ve sonra ayrıldık. Sonra bir yerde karşılaştığımızda elimi tutup şöyle dedi: “Ey Ebu Musa! Bir meselede anlaşamazsak da kardeşliğimizi sürdüremez miyiz?”

İmam Ebu’l-Fadl Abbas el-Anberi (rahimehullah) şöyle demiştir: “ Ahmed bin Hanbel’in yanındayken Ali bin Medîni geldi. Bineğinin üstündeydi. İkisi bir meselede tartışmaya başladılar. Sesleri o kadar yükseldi ki kavga yapacaklarından korktum. Ali gitmek isteyince Ahmed kalktı ve bineğinin üzengisinden tuttu ve onu onurlandıran, yücelten sözler söyleyerek uğurladı.”

Bu misalleri sayfalarca uzatabiliriz. Ama doğru olan ortaya çıktıktan sonra doğruyu, taassubu ve kini için terk etmeyenler için bu kadarı kâfidir. İşte bu Ehl-i Sünnet imamların ve onlara tabi olanların tartışma üslubudur. Bize küfreden, aşağılayan, hakaret eden, yalan konuşan, iftira atan, tekfir eden, tehdit eden ve saire rezaletler yapanların imamları kimlerdir?

Kendilerini hak ehli olarak ilan eden bunlar hak ehli imamların neresindedirler?

Kimisi el-Bağdadi’nin ilan ettiği hilafeti meşru görmediğim için ve kimisi de hocasına bidatçi dediğim için beni; mürted, zındık, şerefsiz, köpek, dönek, veled ve saire kötü sıfatlarla vasıflandırdılar.

Bir sözü bu üslup ile reddetmeyi kimden öğrendiler acaba? Sünnet ve Hak Ehli imamlardan öğrenmedikleri kesindir.

Semanın gölgesinde Müslümanlar için en şerli olan haricilerden de değil. Zira onlarda böyle rezaletleri görmek asla mümkün değildi. Onlar en azından erkekti. Sözlerinin eriydiler. Muhalifi rencide ederek yenmeye çalışmak onlarda ayıptı. O halde bunlar bu üslubu nerden getirdiler?

Nerden getirdiler bilmiyorum ama şunu biliyorum ki Ehl-i Sünnet imamlarından getirmedikleri kesindir.

Tartışma hali öfkenin payının olduğu bir haldir. Öfke ise insanın gizlediklerini ortaya döker. Değerli Müslüman kardeşlerim! Allah için kendi içinize dönün ve bu adamların Müslümanlarla muamelerine bakın! İddia ettikleri gibi selefin yolunu mu izlediklerini veya nefislerinin yolunu mu izlediklerini bir tefekkür edin.

Bitirmeden evvel; olanın olduğu gibi ortaya çıkması ve mazeretlerin ortadan kalkması için şu hususa da açıklık getirmek istiyorum:

Bazıların iddia ettiği gibi Tarık Ebu Abdullah benim künyem değildir. Kimlik ismimi internetten herkese sunarak nasıl bir gaye peşindeydiler Allah biliyor. Ameller niyetlere göredir ve herkes niyet ettiğinin karşılığın alacaktır.

Tarkan kimliğimde yazılı olan isimdir. Babamın bu tür isimlere karşı bir muhabbeti vardı. Rabbim ona rahmet etsin. Çocukluğumda kendisine talebelik yaptığım ilk hocam olan Osman Hoca bana: “Bu, sana uygun bir isim değildir. Senin ismin Tarık olsun” dedi. Bundan sonra medresede diğer talebeler ve bütün çevrem bana Tarık demişlerdir. Sonrasında da ailem dâhil bütün çevrem beni bu ismimle tanımıştır. Dolayısıyla kendim için razı olduğum ismim Tarık’tır.

Bana Tarkan diyenler bilsinler ki hakkıma giriyorlar. Ve hakların sorulduğu, her hak sahibine hakkının iade edildiği büyük hesap gününden korksunlar.

Bunu beni aşağılamak ve hakaret etmek için yaptıklarını biliyorum. Herkes yaptığı zerre kadar iyiliğin karşılığını muhakkak görecektir ve yaptığı zerre kadar kötülüğün karşılığını da muhakkak görecektir.

Eğer beni Müslüman görüyorlarsa bilsinler ki hakkıma giriyorlar. Ve kul hakkı ahirette çok ağır bir yüktür.

Yok, eğer hocalarını bidatçi dediğim için veya Bağdadi’nin hilafetini meşru görmediğim için beni tekfir ediyor, beni mürted görüyorlarsa onlara diyeceğim bir söz yoktur. O zaman erkek gibi karşıma çıksınlar ve semanın şahitliği huzurunda silahlarımızı çekelim.

Ebu Abdullah’a gelince, künyemdir. Abdullah, ben cezaevindeyken doğan ve kısa bir zaman sonra ölen, doğduğunu ve öldüğünü dahi bilmediğim ve ancak cezaevinden çıktıktan sonra haberdar olduğum ilk oğlumun ismidir. İsmini hocam ve kayın babam olan Şeyh Muhammed Hasan el-Iraki (Rabbim onu korusun) vermiştir.

Rabbim günahlarımdan tövbe ediyorum ve mağfiretini dileniyorum. Beni nefsime terk etme.

وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

“Onlardan (Muhacir ve Ensar’dan) sonra gelenler derler ki: “Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma! Rabbimiz! Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”

Kardeşiniz

Tarık Ebu Abdullah

 

[1] El-Araf 199

[2] Sebe 46

[3] Belki diyorum çünkü Ebu Hanzala’yla beraber gelen ismini verebileceğim kişi bunlar konuşulurken hala yanımızda mıydı emin değilim.

[4] El-İntisâru li Ashabi’l-Hadis 45. Mektebetu Edvâi’l-Menâr birinci baskı m.1996

[5] Şerhu Usuli itikadi Ehli’s-Sünneti ve’l-Cemaa 1/156. Daru Tayyibe baskısı h.1402

[6] El-Huccetu fi Beyani’l-Mahacce 2/469 ve 472. Daru’r-Raye baskısı h.1419

[7] Kitabu’l-Cami’ 117. Muessesetu’r-Risale ikinci baskı h.1403

[8] Mecmuu’l-Fetava 21/291. Daru’l-Vefa üçüncü baskı h.1426

[9] El-İntisâru li Ashabi’l-Hadis 45. Mektebetu Edvâi’l-Menâr birinci baskı m.1996

[10] En-Nahl 125

[11] Taha 42-44

[12] El-İsra 53

[13] El-Ankebut 46

[14] Meryem 41-48

[15] Mecmuu’l-Fetâva 24/172. Daru’l-Vefa üçüncü baskı h.1426

[16] El-İbânetu’l-Kubra 2/546. Daru’r-Raye baskısı h.1415

[17] Tefsiru’l-Kurani’l-Azîm. Daru Tayyibe, ikinci baskı h.1420

[18] Tezkiratu’l-Huffâz 3/168. Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, birinci baskı h.1419

12 Şubat, 2016 Tarık Ebu Abdullah