İlahi Nusretin Sebepleri

İlahi Nusretin Sebepleri

Allah'a hamd olsun, Rasûlü Muhammed'e, Ehl-i Beytine ve Ashabına salât ve selam olsun. Bundan sonra...

Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyuruyor:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آَمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vaad etmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Nur, 55)

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَانْتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ

"Andolsun biz senden önce kendi kavimlerine Rasûller gönderdik de onlara apaçık belgeler getirdiler, böylece biz de suçlu günahkârlardan intikam aldık. İman edenlere yardım etmek Bizim üzerimizde bir haktır.” (Rum, 47)

إِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آَمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ

“Şüphesiz Biz Rasûllerimize ve iman edenlere, dünya hayatında ve şahitlerin (şahitlik için) duracakları gün elbette yardım edeceğiz.” (Ğafir, 51)

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

“Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran, 139)

إِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آَمَنُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ

“Şüphesiz Allah iman edenleri korur. Gerçekten Allah, hain ve nankör olan kimseyi sevmez.” (Hacc, 38)

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْأَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ ذَلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ

“İnkâr edenler Rasûllerine dediler ki: “Muhakkak (ya) sizi kendi toprağımızdan süreceğiz veya dinimize geri döneceksiniz. ”Böylelikle Rabbleri kendilerine şöyle vahyetti: “Şüphesiz Biz, zulmedenleri helak edeceğiz. Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait bir ayrıcalıktır. Onlar fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp yok oldu gitti.” (İbrahim, 13-15)

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَبَقُوا إِنَّهُمْ لَا يُعْجِزُونَ وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآَخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمُ اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ

“İnkâr edenler, kaçıp kurtulduklarını sanmasınlar. Gerçek şu ki, onlar (Bizi) aciz bırakamazlar. Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutasınız.” (Enfal, 59,60)

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آَمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ

“Onlar yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Allah, onları yerle bir etti. O kâfirler için de bunun bir benzeri vardır. İşte böyle, çünkü Allah, iman edenlerin velisidir, kâfirlerin ise velisi yoktur.” (Muhammed, 10-11)

Bütün bu ayetlerde Allah (azze ve celle) kâfirlere karşı müslümanlara yardım edeceğine, yardımıyla onları muzaffer kılacağına, darlıktan ve korkudan çıkarıp bolluk, selamet ve güvenliğe kavuşturacağına, yeryüzünde iktidar sahibi yapacağına söz vermiştir. Bu Allah (azze ve celle)’nin değişmez bir sözüdür, muhakkak tahakkuk edecektir “İman edenlere yardım etmek Bizim üzerimizde bir haktır.”

Ama ayetlere yakından bakıldığı zaman yardımının tecellisi için Allah (celle ve âlâ)’nın iki şart koyduğu görülmektedir. Birincisi imandır ve ikincisi de cemaattir. Yukarıda geçen ayetlerde ve bu manada olan diğer ayetlerde Allah (azze ve celle)'nin yardım sözü verdiği kimseler iman sıfatına haizdirler ve daima çoğul sığasında anılmaktadırlar. “Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vaad etmiştir” ve “İman edenlere yardım etmek…” ve “Şüphesiz Biz Rasûllerimize ve iman edenlere… yardım edeceğiz” ve “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz…” ve “Şüphesiz Allah iman edenleri korur” ve “onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz” ve “çünkü Allah, iman edenlerin velisidir”. Şu halde ilahi yardımın tecelli etmesi için Müslümanlarda bu iki sıfatın varlığı şarttır. İlahi yardımın tecellisi bu iki vasıftaki kusur hasebinde kalkar, ertelenir veya tahsis edilir.

Bu iki vasıftan hangisi daha elzemdir diye sorulsa, denilir ki, muhakkak ikisi de ilahi yardımın tecelli etmesi için elzemdir, lakin iman vasfı daha elzemdir, çünkü iman vasfına haiz olmayanlara, cemaat olsalar da, Allah (subhanehu ve teâlâ) yardım etmez. “İşte böyle, çünkü Allah, iman edenlerin velisidir, kâfirlerin ise velisi yoktur.”

İkinci hale gelince (kast olan ilahi nusretin ertelenmesidir), cemaat olmuş olmalarına rağmen, aralarında bulunan bazılarının imanlarındaki kusurlarından dolayı, Allah (subhanehu ve teâlâ) yardımını ertelemiştir. Uhud gününde bazılarının Rasûlallah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in emrini terk ettiklerinde veya Huneyn gününde bazılarının kalpleri sayılarının çokluğuna aldandığında olduğu gibi. Muhakkak Uhud ve Huneyn de savaşanlar mü’minlerin ilkleri ve en faziletlileriydi, lakin Allah (subhanehu ve teâlâ) onları terbiye etmek istedi, zaferin ancak Allah (subhanehu ve teâlâ)’nın yardımıyla gerçekleşeceğini, bunun için de sayı ve güç değil, Allah ve Rasûlüne iman ve itaat lazım geldiğini ilan etti. “Yardım ve zafer (nusret) ancak aziz ve hâkim olan Allah'ın katındandır.” (Al-i İmran, 126) Bu böyledir çünkü mücerret cemaat maksud olan değildir, maksud olan Allah subhanehu ve Teâlâ'ya şirk koşmama, Ona itaat edip Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetine tutunma yolunda cemaat olmaktır.

El-muhim, mü’minlere yardım Allah (azze ve celle)’nin vadidir, muhakkak gerçekleşecektir, fakat mü’minlerde bulunan imani kusurlardan dolayı- bunlar düzeltilinceye kadar- ertelenebilir. Bu halde Allah (azze ve celle)’nin mü’minlere yardımı ancak var olan imanları hasebinde olacaktır. İmanlarının derecesi yükseldikçe Allah (azze ve celle)’nin yardımından nasipleri artacaktır, imanlarının zayıflamasıyla, yani günahlarının çoğalmasıyla ilahi yardımdan nasipleri de azalacaktır.

İmam İbn-i Kayyim (rahimehullah) şöyle der: “Allah-u Teâlâ “İman etmişseniz mutlaka siz en üstünsünüzdür” buyurmaktadır. Kul sahip olduğu iman derecesi nispetince üstün olur. Allah-u Teâlâ “İzzet, Allah’ındır, Rasûlü’nündür ve mü’minlerindir” buyurmaktadır. Kişi iman ve hakikatlerine sahip olduğu oranda izzet sahibi olur. İzzet ve üstünlükten nasibini alamıyorsa bu ilim, amel, zahir ve batın olarak yitirdiği iman hakikatleri sebebiyledir. Allah (azze ve celle)'nin kulunu koruması da kulun imanı oranındadır. Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah iman edenleri korur.” Kulun savunması az olursa, imanının azlığındandır. Allah-u Teâlâ'nın, mü’min için yeterli olması da, o mü’minin imanının derecesine göredir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: “Ey Nebi, Allah sana da, sana tabi olan mü’minlere de yeter.” Yani Allah-u Teâlâ sana da, sana tabi olan mü’minlere de kâfidir. Onlara kâfi olması, Rasûlüne tabi olmaları ve itaat etmeleri hasebindedir. İmanda ne kadar eksiklik olursa, Allah-u Teâlâ'nın kişi için yeterli olması da o kadar az olur. Bilindiği gibi Ehl-i sünnet ve’l-Cemaat mezhebine göre iman artar ve eksilir. Allah-u Teâlâ'nın kuluna velayeti de kulun imanı ile orantılıdır. Allah-u Teâlâ “Allah, mü’minlerin velisidir” ve yine “Allah, iman edenlerin velisidir” buyurmaktadır. Allah-u Teâlâ'nın özel beraberliği de iman ehli içindir. Şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah müminler ile beraberdir.” İman az ve zayıf olursa, Allah-u Teâlâ'nın, kula velayeti ve onunla özel beraberliği de imandan nasibi kadar az ve zayıf olur.

Yardım etmesi ve tam destek vermesi de ancak tam iman sahipleri içindir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz Rasûllerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” Başka bir ayette ise şöyle buyurur: “Nihayet biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.” İmanı az olanın, yardım ve destekten nasibi de az olur. Dolayısıyla, kulun şahsına veya malına bir musibet gelirse veya düşmana karşı mağlup olursa, bu onun vacibi terk etmesi veya haramı işlemesi sebebi ile meydana gelen günahları nedeniyledir. Bu ise imanının eksikliğindendir.” (İğasetu’l-lehfan, 2/181,182)

Müslümanların parça parça olmaları, fırkalaşıp, fırkalarında taassup göstermeleri de muhakkak vacibin terki ve haramın irtikâbıdır. Zira Allah (azze ve celle)’nin emri Müslümanların vahdeti oluşturmaları ve cemaat olmaları yönündedir. Şu halde Müslümanların cemaati oluşturmamaları birincisi, İslam cemaati bizzat ilahi nusret için şart olduğundan ve ikincisi, ilahi emre aykırı olduğu için ilahi yardımın ertelenmesine ve kâfirlerin Müslümanlara masiyetlerinin derecesine göre tasallut olmalarına sebep olur.

Muhakkak şu içinde yaşadığımız zaman Müslümanların parça parça bölündüğü, kalplerin ayrıldığı ve dolayısıyla kâfirlerin fırsat bulduğu ve kanlı ellerini ümmetin izzetine ve namusuna uzattıkları bir zamandır. Bu halin kalkması ve ümmetin layık olduğu şeref ve izzetine tekrar sahip olabilmesi için her ferd kendi özünü ıslah etme zorundadır. Allah (azze ve celle)şöyle buyuruyor:

إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ

“Bir toplum kendi özlerindekini değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.” Rad, 11)

(يغيروا ما بأنفسهم), yani toplumun her bir ferdi kendi özünde bulunanı değiştirinceye kadar, Allah (azze ve celle) o toplumda bulunanı değiştirmez. İslam toplumunun yüzleştiği zillet ve musibetin sebebi Kuran ve Sünnet’ten uzaklaşmış olmalarıdır. “İzzet, Allah’ındır, Rasûlü’nündür ve mü’minlerindir.” (Munafik, 8) Müminlerin izzeti Allah (azze ve celle) ve Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in izzetine tabidir, yani Allah ve Rasûlü’ne itaatleri hasebindedir. Şu halde İslam toplumun her bir ferdi kendi özünde Kuran ve Sünneti ihya ederek hakkı kaim kılmalı, bu manada cemaat olmalılar. Zira İslam’da cemaat kavramı başlıca şu iki manada kullanılır. Bir, devlet sahibi olan imamın etrafında cemaati oluşturan Müslümanlardır ve iki, tek de olsa hakkı kaim kılan Müslümanlardır. Birincisi facir de olsa, bidatçi da olsa (bidati şirk veya küfür olmama şartıyla) vahdetin korunması için itaatin vacip olduğu, sancağı altında cihadın vacip veya duruma göre en azından caiz olduğu, ayrılmamanın, fitneye fitne katmamanın Ehl’i-Sünnetin kurallarından olduğu cemaattir. İkincisi her asırda bünyesinde hakkı kaim kılan, koruyan ve bunun için cihad eden, zarar vermek isteyenlerin zarar veremedikleri, her asırda galip gelen Taifetu’l-Mansura’dır. Rasûlallah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

لا تزال طائفة من أمتي ظاهرين على الحق لا يضرهم من خذلهم حتى يأتي أمر الله وهم كذلك

“Ümmetimden bir taife hak üzere galip gelmekte devam edecektir. Onları yalnız bırakanlar onlara zarar veremeyecektir. Nihayet Allah'ın emri onlar bu haldeyken gelecektir.” (Sahihu-Muslim, 3544)

لا تزال عصابة من أمتي يقاتلون على أمر الله قاهرين لعدوهم لا يضرهم من خالفهم حتى تأتيهم الساعة وهم على ذلك

“Ümmetimden bir cemaat düşmanlarını kahrederek Allah'ın emri uğrunda savaşmakta devam edecektir. Onlara muhalefet edenler kendilerine zarar veremeyecektir. Nihayet onlar bu halde iken kıyamet kendilerine gelecektir.” (Sahihu-Muslim, 3550)

Allah (azze ve celle)’nin yardımı ilk manada cemaat var olsa da olmasa da daima bu ikinci manadaki cemaat ile beraber olmuştur. Bunun için hilafetin sadece resmiyette var olduğu zamanlarda veya hilafetin var olmadığı şu zamanda hakkı kaim kılan, Allah (azze ve celle)’nin emrini yücelten ve bu uğurda savaşan ikinci manadaki cemaattir. Gerçek şu ki, haçlıların İslam topraklarına saldırdıkları asırlarda, haçlılara karşı cihadı ayakta tutan İslam devleti manasında büyük cemaat değil, küçük, bölgesel gruplardı. İşte bu gruplar her ne kadar tek bir cemaat olmasalar da, ikinci manada hakkı kaim kılan cemaattiler. Bunun için Allah (azze ve celle) bu değişik, küçük gruplara yardım etti ve düşmanlarına karşı muzaffer kıldı. Zamanın hilafeti ise zayıf idi, Müslümanların birliğini koruyamadı ve haçlı düşmanlara da karşı koyamadı. Allah (subhanehu ve teâlâ) o küçük gruplardan oluşan cemaate yardım etti ve Selahaddin El-Eyyubi (rahimehullah) gibi komutanlar vesilesiyle devlet olmayı da nasip etti.

Adeta tarih şu zamanda tekerrür ediyor. Bugün de Amerika’nın komutası altında laik haçlıların İslam dünyasına karşı saldırısına karşı cihadı küçük mahalli cihad grupları sürdürmekte. Bu değişik gruplar her ne kadar farklı bölgelerde, farklı isimler altında cihad etseler de, hakkı kaim kılma manasında tek bir cemaattirler. Hepsinin ortak gayesi Kuran ve Sünnetin yeryüzünde en yüce olmasıdır. Bunun için Allah (azze ve celle) bu cemaate yardım edecektir. Bu cemaat- önceki asırlarda olduğu gibi- muhakkak galip gelecek ve İslam devleti, hilafet manasında büyük cemaati de oluşturacaktır. Bunun yolu, yeryüzünde farklı bölgelerde ve farklı isimler altında cihad etseler de, aslında hak üzere olan cemaatin birer parçaları olduğunu idrak etmeleri ve bunun için, bedensel olmasa da, hareki ve fikri birliği oluşturmaları olacaktır. Bu şekilde bir olmaları muhakkak tek vücut olmalarında, nebevi hilafette nihayet bulacaktır.

Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun. Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmektir.

26 Haziran, 2014 Tarık Ebu Abdullah

  • CUM'A HUTBESİ:
    Her Cum'a
    Saat: 13:15
    Yer: Nakil Kürsüsü
    » Devamı